- 21st April
2012 - 21
- 11th January
2012 - 11
Sen. Bana var olmamış bir geçmişi özleten adam.
Sana dokunmamış olabilirim. “İyi geceler”inin güzelliği yeter, ne kadar uzakta kalırsa kalsın.
Gözlerini kaybedebilir gülüşün. Mutluluğun yeter.
Uzakta olabilirsin. Bana öyle, “yanlış kalbin peşindesin” der gibi bakabilirsin. Gözlerindeki ela,…
- 9th January
2012 - 09
- 14th December
2011 - 14
(Source: thedailylaugh, via sosyalkedi)
- 1st December
2011 - 01
Şeriat der ki: seninki senin,benimki benim.
Tarikat derki: seninki senin,benimki de senin.
Marifet derki: ne benimki var ne seninki.
Hakikat derki : ne sen varsin ne ben.Elif Şafak - Aşk
- 28th November
2011 - 28
(Source: sallanannefte, via hayalkurmakbedava)
- 26th November
2011 - 26
Bu kadar “anlatabilir.
Aklımdasın.
Kaç yıl oldu, artık yerleştin oraya. Atkın boynunu sıcak tutuyor mu? Buna ihtiyacın var. Çünkü düşlerim hiç sıcak esmez. Düşündüklerim güldürmez, bu kadar ağlamama bakılırsa. Senin yalnızken olduğun her şey; benim aslında. Biliyorsun, biraz bak içine. Ellerim, yıllardır tutmadığından soğuk. İtiraf et kendine.
Sıcak tutuyor mu o atkı boynunu? Sen sıcağı sevmezsin, çıkar onu. Üşü. Buna da ihtiyacın var. Senin, bazen, benim gerçeklerimde esmen gerekiyor. Hayallerim geçmişe dair; ılık yağdığı görülmemiştir henüz.
Benim büyük yanılgılarım vardı. Birazı senin elinden, çoğu benim düştüğüm yerlerden çıkmaydı. Senin olmadığın, geri kalan tüm yol ve yılların benim olduğu yaşam beni dar bir tünelde bıraktı. İstediğim olmadığında, istemediğim onca şeyin anlamı neydi?
Şimdi senin bildiğin anlamları taşıyan, benim öğrenemediğim manaları sayıklayan hayatının ortasındayım. Yüzünü tümüyle dönmüş olsan bile, bana bakmayan kısımlarından korkuyorum. Senin acımasızlığınla hiç tatlı olmayan bir tanışıklığımız var. Senin başının arkasından korkuyorum.
Özleme, yanındaki yokluğuma, sözcüklerimden men edilmişliğe dayanamamanı dilediğim zamanlar vardı. Şimdi, sen üşümeye dünden razı gelince aklıma- görüyorum. Dayanamıyor değildin. Çünkü dayanmanı gerektirecek duyguların olmadı hiç. Sana sarılmayı kendime yasakladığım günlere uyanıyordum. Ve bu hiçbir zaman senin cezan olmuyordu.
Herhangi bir şeyim olsana. O buz gibi, göz kapaklarının ertesini göstermeyen acımasızlığını yasaklasana kendine. Gel demiyorum, kal demiyorum, sarıl demiyorum, atkını da çıkarma istersen.
Zamanda dondum, aklına gelmeyi bekliyorum.
(via aynadakiler)
- 19th November
2011 - 19
Hala ağlıyor olmam normal değil.
Büyük olan ihtimal bu.
Belki de, senin ağzını açıp tek kelime etmemen normal değildir.
Bilmiyorum. Belki de bağırıyorsun bana avazın çıktığı kadar. Belki de, işime gelmediğinden duymuyorum. Belki ellerim kulaklarımdan ayrılmıyor, belki görmüyorum.
Başımı kaldırıp sana dokundurduğum her bakış, kumar. Gözlerin gözlerime değerse varlığımdan biraz daha kaybediyorum. Kayboluyorum. Bana hiç bakmıyorsun. Kaybetmiyorum. Ve bu, kazandığım anlamına da gelmiyor.
Hala ağlıyor olmam normal değil.
Zaman bir şeyler yapmalıydı. Bir şeyleri iyileştirmiş olmalıydı. Özlemin hiç geçmeyecek, bu açık. Fakat bu kadar paralamayabilirdi beni. Bu kadar kanatmayabilirdi.
Bu kadar acıtmayabilirdin. Biraz, çok az, gelebilirdin.
Yabancılaşmayabilirdik en azından. Ara sıra laflayabilirdik seninle. Oturup biraz bazen, beraber gülebilirdik. Üzüntülerimi paylaşabilirdim seninle, ufalayabilirdin. “Sana sarılmak istiyorum” dediğimde ne anlıyordun ki sen? “Bana bir iki cümle kur istiyorum” demekti o.
Aşık olmak ne kadar basit bir şey. Aklıma geldi.
Hala ağlıyor olmam normal değil; yazdığımdan, biraz dinmesi gerekirdi.
Şarkıdandır.
Yine de, daha az ölebilirdim.
- 30th October
2011 - 30
Gelecekten bir gun.
Yolculuklar.
Hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Unutmuştum onu ya da sadece zamanla birlikte ben de o akışa ayak uydurmak zorunda kalmıştım, sürüklenerek; en çok da sürünerek.
Sıradan günler, geceler, dersler, arkadaş davetleri..
Etrafta ışıltılı gözlerle kahkaha atan bir kaç dostun yanında ben de.
Mutlu numarası mı yapıyorlardı bilmem, ama benim yaptığım bir gerçekti.
Evde yalnızdım o gün.
Bir başıma temizlikle uğraşıyordum.
Az sonra bu mutluluk oyunumun böylesine beni yıldırabileceğini nereden bilebilirdim ki…
Bir bilet.
Belli ki kullanılmış, ama unutulmuş daha çok.
Belki saklanmış.
Koltuğun ayağına sıkışmış, aylardır halının altında göze çarpmayan bir bilet.
Elime aldım.
Gülümsedim..
Kim bilir ne zamanın bileti de buraya sıkışmış kalmıştı.. (Aslında sadece kendi odamda düzensizim.)
Masanın üstüne koydum. Birazdan kaldırıp atacaktım. Düşündüm bir an,
Ne çok yolculuk yapmıştım, bu biletlerin hepsini biriktirsem atmadan; eminim geri dönüşüme bir faydam olurdu.
Sonra tekrar bilete baktım, gülümsedim; neden hangi bilet olduğunu merak etmiyordum. Bu benim huyum değil. Tekrar masadan alarak..
İnce naylon kağıdı sıyırıp içine baktım.
Kağıdı açtım, gülümseyerek.
Varış yeri : İstanbul - Ataşehir
Hareket tarihi : 31 Aralık
Aniden geri kapattım.
Midemden başlayan ve sol tarafımda daha ağır basan bir sızıyla yere çöktüm.
Gözyaşlarımı durduramıyordum.
Bu küçük şehirden, kocaman hayallerle gittiğim İstanbul biletiydi bu. Dönüşü ise içinde kıvrılmış kalmış bir başka tren bileti.
O gün hiç bir şey eskisi gibi olmayacak demiştim.
Aylar geçmişti aslında.
Unutmuştum diyordum onu.
Kalan küçük bir iz, parçalar halinde sanki onca zaman geçmemiş gibi yere sermeye yetti beni.
Sonrası yine sil baştan.
- 30th October
2011 - 30
“Geriye kalanları, geride bırakılanlar daha çok düşünür. Bunlar hangi taraf için daha büyük bir son ise atlatmak o kadar kolay olmaz. Çok sevdiğiniz bir insanın ölümü gibi gelir. Ya da ölen aslında onun gözünde sizsiniz. Seni ilk gördüğümde bu kadar sevebileceğimi asla düşünmemiştim. Seni son gördüğümde duyduğum en büyük acılardan birini nasıl yaşadığımı bilmiyorsun, ben de bilemezdim.
Gözkapaklarımı yarım açarak bakıyorum, sana bakıp yeniden gülümsüyorum. Sen görmüyorsun.. Sabah olmuş.
—- “Otobüse binmeme az kalmış, nerede kahvaltı etsek? Ya da bakayım mı dolaptan birşeyler?” diyorum yanağına dokunarak. Gözlerini açtın.
Sıkıca sarılıyorsun, gözlerini yeniden kapatıp, sonra daha bir sıkıca sarılıyorsun bana. Mutlu oluyorum, “beni bırakmıyor, nasıl bir güven hissi veriyor” diyorum içimden. Gülümsüyor yüzüm hala, içimde kocaman dünyam, ama onu saklayan küçücük bedenim, dünyamın içinde de sadece biz, kollarında kayboluyoruz.
Bir kaç saate gidiyorum şehrinden. Bırakıp gidebilmek de bu cümleyi kurduğum saniyeler gibi anlık zaman alıyor. Bir saniye ile otobüsün kapısının kapanıp, ikinci saniyede hareket etmesi. Ve ayrılık.
O an için hatırlayabildiğim tek şey giderken tekrar gözgöze gelebilmemiz oluyor.
İnsanlar hayatlarında en sevdiklerini de kaybeder, sevemediklerini de.. Bu bir son gibi görünür. Ölüm. Ölüm herşeyin sonu, ve hayatın ne kadar ciddi olduğunu gösteren en önemli kanıt gibi. Üstelik bunun bir yaşı da yok, bu ne zaman belli değil. Böylelikle ciddiyeti daha fazla artmış durumda. Başka bir açıdan, hayatın içinde her ne varsa senin de ömrünü belirleyen bir şekilde o, sen ne kadar yaşlanırsan yaşlan ama ruhun genç ise uzun ve mutlu yaşamış gibi hissedersin. Bazıları da gençken o kısa zaman içinde bile daha fazla boğulmuş olabiliyor. Ama en önemlisi herkesin bir sonunun olması. Bu ister senin, ister en sevdiğinin, isterse en ilgilenmediğinin başına gelsin; bu son kimseye yakışmıyor.
Birilerinin bizim için herşeyin sonu olması nasıldır peki? Gülebildiğin en son, sevinebildiğin en son. Yaşam enerjisini içinde hissettiğin o en sonunu alır götürür. Şimdi ölüm kadar ciddi bir şey var ama hala zamanın var, ama bir yandan da artık o zamanı sen istemiyorsan ne yapmalı..
Sanırım en son denize karşı uzandığında yanına yatmak yerine sürekli fotoğraflarını çekmiştim, bundan hiç rahatsız olmadın. Hatta en son mutfakta sana tost hazırlarken kaşarı fazlasıyla kalın kesmiştim ve o bir türlü erimedi, ama sen onu afiyetle yemiştin. Ve en son sana kırıldığımda senin giderken tekrar arkana baktığını görmüştüm, öyle olması için o an bile dua ettim. Sonra sen en son bana gülümsemiştin. Ama hayır, hayır gülümsememiştin, ben belki de hepsini öyle sanıyordum.
“Bir dahaki görüşmemize asla sevmediği ojeyi sürmeyeceğim” diye karar almıştım, “Acaba saç rengimi mi değiştirsem? Hani şu daha bakır tonları pek yakıştırıyor, bir de öyle birşey mi yapsam?” Her birini ona göre değiştirmek, karar vermek ben bunda değilim. Beğensin yeter. “Peki akşamına ne pişirsem ki, bir türlü yapmadım çerkes yemeklerinden. Ya kötü yaparsam bir daha hiç yemek istemezse.” ” Sürekli dışarıda yiyoruz ona da külfet. Hazır olsun acıkınca sonra da yer.” diyorum.
Ama öyle olmuyor. Ben hiç yapamıyorum o yemeği, o saç rengini.. Keşke daha önce yapsaydım diyorum.. Neden yapmadım, belki severdi, belki hep onu isterdi. Belki sadece artık hep onu yerdi, en beğendiği hep benim saç rengim olurdu.. Ah keşke.
“Şu anda ne yiyiyor? Ne içiyor acaba? Şuan da boyasam bir yerlerden görüp farkeder mi yeni saç rengimi?”
Söylenmesi gereken herşeyi de duyamamıştın. Ne çok vardı, daha ne çok özleyecektim, daha ne çok destekleyecektim, arkanda olacaktım her yaptığın şeyde, üzüntünde sen söylemesen de söylersin umuduyla ne çok soru sorucaktım ne olup bittiğine dair, hem bir de artık ne çok uyandıracaktım sabah namazına ikimizi, bu konularda daha çok soru soracaktım eminim. Gerektiğinde ben de yanlışın varsa düzeltecektim. Hayatımda aldığım pek çok karar senden ayrıldıktan sonra oldu, ama bunları seninleyken düzenlemeye geçirseydim belki yeterdim mutlu etmeye.İstediğin başka ne vardı, olmasına çabalardım. “Ama hiç mi yetmezdim? Aynaya bakıyorum, ben çirkin miyim? Neye takılıyor? Allah’ım sana herşey için sonsuz minettarım, şükrediyorum ama ben neden ona yetemiyorum?”
Sonra kendi evime geldiğimde hiç birşeyin eskisi gibi olmayacağını bilircesine ilk işim, bugüne kadar çektiğim bütün fotoğraflarımıza bakmak oldu. Yanımda ne kadar mutlu çıkmışsın diye gözlerinin içine bakmak, ve fotoğraflarda otobüste ayrılırken son anda gözlerinde gördüğüm o soğuk bakışı aradım.. Hiçbiri benzemiyordu bu defakine.
Ve her nasılsa bitti.
Ben bir daha hiç gidemiyorum, sen hiç gelmiyorsun. İlk ve sonlar kalıyor geriye. Herkeste aynı olduğu gibi. Mutlu başlangıçlar ve mutsuz sonlar..
Herşeyimin en sonu bende senin en sonlarını hatırlamakla kalıyor.
Gözlerinle güldüğün için ilk aşık olmuştum ya sana, ve bunu ilk ve son kez o gün söyleyebilmiştim. Bir daha çekindim sanırım, bilmiyorum. Hep aklımda ama güzel yüreğiyle gülen adam.
Ağustos 17 sinde son telefon konuşmamızı yaptık, en azından benim son kez seni arabildiğim gündü.
Ben seni en son kareli gömleğinle gördüm.
Parfümünün bir sonu yok, o koku yakınlarımdaysa bunu hissedebiliyorum artık..
Birlikte yediğimiz son yemek güzel bir kahvaltıydı, gittiğim o son güne aitti.
Sahi ben seni güldürebildim mi? Elbetteki bana güldün, ama ben bana gülünmesinden hoşlanmadığım için bunu bir türlü içimde hazmedemedim. Ben de böyle biriyim. Gülüşüne aşık olduğum insansın, seni gülmemeni neden isteyeyim. Elbetteki yaptığım sakarlıklarıma gülüyordun hep, taklidimi yapıyordun. Ben de kendime, bize gülüyorum şimdi düşündükçe. Off bazen çok şaşkın olabliyorum evet, ama bunu kontrol altına alabiliyorum. Oyunculuğum iyidir kabul et. :)) Ama hak ver elimde değil, karşında aptal aşıktım ben. Oysaki bence gayet sevimliymişim.
Ne güzel gülerdin, babam gibi. Babam seni çok sevecekti. Annem benden daha çok severdi seni, eminim.
Ben seni son kez dudağından öptüm, son kez öptüğüm yer orasıydı. Bana ait gibi asla yadırgamadığım mucizevi dokun.
Son anda kokunu hissettiğim boynunda dolaştı ellerim, “beni bırakma” dedim kulağına, “ne olur, bizi bırakma.” Sen, ben ve doğamamış bebeğimiz.
Son birlikte uyandığımız sabah.
Son sıkıca sarılışın.
Son cümlen.
Sonum.
Ölüm? Hepsinin ölümü? Sevdiğin herşeyin ölümü? Bir daha geri gelemeyecek olması? Daha fazla nasıl açıklarım ki?
Peki ya hepsinin ölümünden sonrası? Ben ölmedim, sen ölmedin. Ama o öldü. O var olamadan öldü. Bebeğimiz. Biz seni hep sevecektik oysaki.
Buna ne dersin.. Seninleyken giydiğim kıyafetlerime dokunamıyorum. Hiç birini giyemiyorum. Çünkü zaten üzüntüden tam 7 kilo verdim ve hiç biri olmuyor!
Yıkanacak bir t-shirtünü bile aldığımı biliyorsun, onu hala yıkamadım, sen kokuyor diye..
Aklıma sürekli seni getiren şeyler var. Ve bunlar sonrası için bana sadece acı veriyor. Ama asla pişmanlık değil. “Çerkes” kelimesi geçtiği anda seni hatırlayıp tüm sinir sistemim boşalıyor. Yemeklerini yemeyi artık hiç sevmiyorum. Seninle ilk buluştuğumuzda yediğimiz Halujenin tam 40 yıl hatrı olsun istedim. 1. yıl hatrına bile yaklaşıyoruz. Ve biz birlikte değiliz, bunun benim için ne anlama geldiğini biliyor musun?
Sonrasının olmaması.
Sonranın asla senin için iyi olmaması.
Ama aslında sonraya ve bu ölümlere gerek olmaması. Bunları biz başarabilirdik.
Tabi başka bir çok şey var.
Evin kilidini açarken aklıma geliyorsun, bizim buradaki kapılar hep daha yumuşak açılıyor. Her nedense sendeyken güçsüzlüğüm tutmuştu
Açmak derken fotoğraf klasörümüzü daha artık açamıyorum.
Çektiğimiz videolar ve benim aklım onlarda..
Ve
Sensizim.
Sen de bensizsin.
Seninleyken hepsinin herşeyin bir anlamı vardı. Ben senin için anlamsız değilim, buna inanmıyorum.Paralel zihinlere sahibiz biz. Bak ben bu sonları, ilkleri yaşadığım hiç birşeyi asla unutamayacağım tamam mı?
Şuan yapabildiğim tek şey seni özlemek.
Özlüyorum.
Çok özlüyorum.
Sevemez, kimse seni sevemez benim kadar, bu kadar.
Hayal, ışık, bebeğimin gurur duyduğum babası, hepsi sensin.
Sadece sen diyorum. Sen ve o.
Seni çok seviyorum.”
—— Bu yazıyı yazacak kadar ne çok sevmek isterdiniz birisini değil mi? Ben, sevdim.
http://fizy.com/#s/1s0hxw Tiffany Page - You won’t
- 18th August
2011 - 18
- 18th August
2011 - 18
“Buraya yazı gelecek.”
- 17th August
2011 - 17
(via etiquetteforalady)
- 17th August
2011 - 17
Sonumuz da bembeyaz oldu..
Hiç bir şey hissetmeden.
Beyaz kadar sessiz.
- 16th August
2011 - 16
(Source: kadife)
